Eğitimde İşbirliği ve Kolektif Etki

Suat Kardas
7 min readMay 22, 2021

--

İnsanın bir grup içinde yaşamaya başladığı çağlardan beri, genellikle tek bir kişinin gücünü aşan görevlerin grubun birlikte çalışmasıyla daha iyi başarılacağını keşfetmesi, yani işbirliğini öğrenmesi onun tarihte en ayırt edici ve öne çıkarıcı özelliği olmuştur. İnsanın yarattığı ortak medeniyet bu işbirliği yapma becerisinin ürünüdür. Bertrand Russell’ın deyimiyle insanı yücelten işbirliği olmuştur.

İşbirliği içinde problem çözme becerisinin önemi günümüz için de geçerliliğini koruyor. İşbirliği bugün hala hem eğitim sürecinde hem de iş dünyasında en çok talep edilen becerilerden biri.

Toplumsal ve küresel problemlerin çözümünde de işbirliği çok önemli bir kavram. Gezegenimiz bu yüzyılda devasa problemlerle karşı karşıya. Aşırı ve hızlı kentleşme, çevre kirliliği, iklim değişikliği, açlık ve yoksulluk, eşitsizlik, şiddet ve çatışma, eğitim gibi birçok acil probleme çok daha hızlı ve etkin yanıt verilmesi gereken bir yüzyılda yaşıyoruz.

17 Küresel Hedeften Biri İşbirliği

Birleşmiş Milletler’in 2016 yılında kabul ettiği ve 2030 yılına kadar tüm imzacı ülkelerin ve BM kuruluşlarının politika ve fonlarına yön verecek olan 17 küresel hedef gezegenimiz ve toplumlarımızın karşı karşıya olduğu acil problemleri ortaya koyuyor. Bu hedeflerden 17. si hedefler için ortaklıklar kurulmasına, başka bir deyişle bu hedeflere ulaşılmasında kurumları işbirliği yapmaya davet ediyor.

Sorunları tek başımıza çözemeyeceğimiz, etkin işbirlikleri kurmaya her zamandan çok ihtiyaç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz. Karşı karşıya olduğumuz devasa problemler sektörlerin (özel sektör, kamu sektörü ve sosyal sektör) daha etkin işbirliği yaparak daha inovatif çözümler üretmesini her zamankinden çok gerekli kılıyor.

Hal böyleyken son yıllarda özellikle sosyal sorunların çözümüne ve sosyal değişime yönelik sektörler arası işbirliklerinin ne kadar etkin olduğuna dair ciddi bir sorgulama olduğunu da gözlemliyoruz. Bu sorgulamanın temelde dört hat üzerinden yapıldığını söyleyebiliriz:

Verimlilik: Sosyal değişim veya sosyal etki amacıyla yürüttüğümüz işbirliklerinde kullandığımız kaynakları ne kadar verimli kullanıyoruz ve yarattığımız etkiden ne kadar memnunuz?

Katılım: İşbirliklerinde tüm paydaşlar eşit ve adil bir şekilde sürece katılıyor mu? Süreçlerimiz katılıma ne kadar alan açıyor?

Şeffaflık: İşbirliklerimizde ne kadar şeffafız? Planlama, uygulama ve değerlendirme süreçleri paydaşlar arasında açık ve hesap verebilir bir şekilde paylaşılıyor mu?

Sistem Dönüşümü: İşbirliklerimizde geliştirdiğimiz müdahaleler, ele aldığımız sorunda kalıcı ve sistem düzeyinde bir değişime yol açıyor mu? Yoksa müdahalemiz sona erdiğinde sorun tekrardan fabrika ayarlarına mı dönüyor?

Bu dört önemli sorgulama işbirliği yaklaşımımızı gözden geçirmemizi kaçınılmaz kılıyor.

Ağustos 2019 tarihinde, ağırlıkla eğitim alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarından liderlerin yer aldığı bir kolektif etki atölyesinin çıktıları işbirliği yaklaşımına dair algılar, beklentiler ve temel sorun alanlarıyla ilgili önemli ipuçları içeriyor.

Atölyenin ilk bölümünde katılımcılarla işbirliğini nasıl tanımladıkları ile ilgili bir tartışma yaptık. Gruplardan birinin tanımı şöyle oldu :

“Ortak dertleri olan kişi veya kurumların bütçe, insan kaynağı, uzmanlık gibi farklı potansiyellerini ahenk içinde bir araya getirdiği ve birbirlerini güçlendirdikleri ilişki bütünü.”

İşbirliği yaparken hangi sorunlarla karşılaşıyoruz?

İkinci bölümde sektörler arası işbirliklerinde temel beklentilerinin neler olduğu konuşuldu. Son olarak da sektörler arası işbirliklerinde en çok karşılaşılan sorunlar konuşuldu:

İşbirliğinin kurumsal kültürün bir parçası olmaması nedeniyle kişiler üzerinden ilerlemesi, amaçlarında netleşemeyen kurumlar, büyük kurumların kendine yettiğini düşünerek işbirliği ihtiyacı hissetmemesi, kendini daha yukarıda konumlaması, paydaşların kendi ajanda ve önceliklerini dayatmaya çalışması, odağın iş olup, öğrenme/gelişim olmaması, esneklik olmaması, bir araya gelip bir şey yapalım yaklaşımıyla veya şekilsel mecburiyetten işbirliği ihtiyacı hissedilmesi, güvensizlik, sınırlı kaynaklar, aynı alanlarda genellikle aynı aktörlerin dominasyonu, zamansızlık, iletişimsizlik…

Kolektif etki sektörler arası işbirliğinde etkin bir yaklaşım olabilir mi?

Tüm bunlar, işbirliği yaklaşımımızın özellikle büyük toplumsal sorunların çözümünde sürdürülebilir olmaktan çıktığına işaret ediyor. Bu noktada sorulması gereken sorular şunlar:

Daha etkili işbirliği mekanizmaları ile kaynaklarımızı daha etkin kullanıp etkimizi maksimize edebilir miyiz?

Tüm paydaşların süreçlere daha nitelikli katıldığı ve ortaya çıkan sosyal değerin eşit paylaşıldığı bir işbirliği yaklaşımına geçebilir miyiz?

Son yıllarda ortaya çıkmış ve gittikçe daha çok duymaya başladığımız kolektif etki yaklaşımı sektörler arası işbirliği çabalarında etkin bir yaklaşım olabilir mi?

Kolektif etki ne demek?

FSG Danışmanlık Şirketinden John Kania ve Harvard Business School’dan Prof. Mark Kramer’ın Stanford Social Innovation Review Dergisi’nde 2011’de yazdıkları bir makalede kullandıkları kolektif etki kavramı sosyal sektörde önemli bir etki yarattı ve hızla yayılmaya başladı. Kolektif etki kavramını bugün sosyal değişim ile ilgili işbirliklerinin iletişiminde ve birçok sivil toplum kuruluşunun söyleminde görmek artık sıradan hale geldi neredeyse. Kelimenin 2011–2019 yılları Google arama sonuçları arasındaki değişim bile kavramın kullanımındaki büyük yayılmayı göstermeye yetiyor.

Kania ve Kramer büyük çaplı sosyal değişimin, tek tek kurumların birbirinden izole müdahalelerinden çok sektörler arasındaki daha güçlü bir koordinasyonu gerektirdiğinden hareketle, özellikle eğitim gibi alanlardaki karmaşık problemlerin çözülebilmesi için birçok aktörün davranışını değiştirmesi gerektiğini söylüyor. Bu da sosyal değişim çabalarında temel paydaşlarla hep birlikte ve ilk adımdan itibaren; birlikte düşünmeyi, birlikte tasarlamayı, birlikte uygulamayı ve birlikte izlemeyi gerektiriyor.

Bu çerçevede kolektif etki; farklı sektörlerden bir grup önemli aktörün spesifik bir sosyal sorunu çözmek için ortak bir amaç doğrultusunda bir araya gelmeleri olarak tanımlanıyor.

Yaklaşımı geliştirenler sosyal değişimde bireysel ajandalar yerine kolektif bir yaklaşımın çok daha büyük bir sosyal etki yaratacağını savunuyor. Kolektif etki özellikle sektörler arası sosyal değişim çabalarında bir işbirliği yaklaşımı önerisi olarak görülebilir. Bu önerinin üç ön koşulu, beş koşulu ve üç aşaması var.

Kolektif Etkinin Önkoşulu Aciliyet Algısı, Öncü ve Gönüllü Destekçiler

Önkoşullar; Aciliyet Algısı, yani sorunun aciliyet arz ettiği ve artık farklı bir yaklaşımla ele alınması gerektiğine dair uzlaşı. Etkili Bir Öncü, farklı sektörlerden liderleri bir araya getirme gücü olan bir veya birkaç kişi/kurum. Son olarak Gönüllü Destekçiler, en az 2 veya 3 yıl boyunca (bir işbirliğinin altyapısının oluşması için gerekli minimum süre olması nedeniyle) finansal destek verme taahhüdünde bulunabilecek sponsorlar.

Yaklaşımın çerçevesini oluşturan beş koşulu ise şu şekilde sıralayabiliriz:

Ortak Amaç (A Common Agenda)

Aynı sosyal sorunla uğraştıklarına inanan fon verenler ve gönüllü kuruluşlara yakından baktığınızda sorundan genellikle aynı şeyi anlamadıkları ve aynı sorunla uğraşmadıklarını kısa bir süre sonra anlarsınız. Her kuruluşun genellikle sorunun farklı bir tanımı ve nihai amacı oluyor. Sosyal aktörler birbirinden bağımsız projelerde, birbirlerinden izole bir şekilde çalıştıklarında bu farklar kolayca göz ardı edilir. Ancak bu farklar, çabaları parçalı hale getirir ve alanın bir bütün olarak etkisini baltalar.Kolektif etki, her katılımcının sorunun tüm boyutları hakkında diğer katılımcılarla aynı fikirde olması gerekmese bile, bu farklılıkların tartışılmasını ve çözümlenmesini gerektirir ve paydaşları ortak bir ajandada buluşturur.

Birlikte Oluşturulmuş Bir İzleme-Değerlendirme Sistemi (Shared Measurement System)

Tüm paydaşların hemfikir olacağı ve birlikte geliştireceği kısa ve öz, ölçülebilir bir gösterge listesi üzerinden veri toplamak ve etkiyi tutarlı bir şekilde ölçmek tüm katılımcı kuruluşların çabalarını hizalamakla kalmaz, aynı zamanda paydaşların sorumluluğu paylaşmalarını ve birbirlerinin başarıları ve başarısızlıklarından öğrenmelerini de sağlar.

Karşılıklı Destekleyici Faaliyetler (Mutually Reinforcing Activities)

Kolektif Etki girişimleri, işbirliği yapan tüm paydaşların aynı şeyi yapmasını zorunlu kılmaya değil, her katılımcıyı destekleyerek ve koordine ederek uzmanı olduğu belirli bir dizi faaliyete katılmaya teşvik eder.Tüm paydaşların uzmanlıklarını ve faaliyetlerini işbirliğinin amacı doğrultusunda birbirine bağlayarak koordine eder ve destekler.

Sürekli İletişim (Continuous Communication)

Kar amacı gütmeyen kuruluşlar, şirketler ve kamu kurumları arasında güven geliştirmek önemli bir sorundur. Önceliklerinin adil bir şekilde ele alınacağı ve kararların objektif veriler ve en iyi tecrübeler temelinde alınacağına, bir kuruluşun önceliklerinin diğerinin önüne geçmeyeceğine güvenmek için zamana ihtiyaç duyarlar. Katılımcılar, birbirlerini tanımak, birlikte yeteri kadar deneyim oluşturmak ve farklı çabalarının ardındaki ortak motivasyonu görmek için birkaç yıllık sık ve düzenli toplantılara ihtiyaç duyarlar.

Temel Destek Kuruluşu (Backbone Support Organization)

İşbirliğinin destekleyici bir altyapı olmadan gerçekleşeceği beklentisi başarısız olmanın en sık nedenlerinden biridir. Paydaşlar arasında koordinasyon yeteneği geliştirmek zaman alır ve katılan hiçbir kuruluşun buna ayıracağı özel bir zamanı yoktur. Bir kolektif etki inisiyatifi oluşturma ve yönetme, tüm girişimin bel kemiği görevini görecek becerilere sahip, özel ve ayrı bir organizasyon ve personel gerektirir. Bu organizasyona temel destek kuruluşu denir.

Kolektif etki yaklaşımıyla yürütülen işbirliği süreçlerinin üç aşaması da şöyle:

Hareketi Başlat: Politika veya program alanındaki anahtar aktörleri tanımla, başlangıç veriyi topla ve ilk yönetişim yapısını kur.

Etki İçin Organize Ol: Temel destek kuruluşunu oluştur, ortak amaçları belirle ve ölçülebilir hedefleri belirle, katılımcı tüm kuruluşları bu ortak amaç ve hedefler etrafında birleştir.

Hareketi ve Etkiyi Sürdürülebilir Kıl: Sistematik bir şekilde veri topla, spesifik öncelik alanlarını belirle, uygulamayı sürekli bir şekilde geliştir.

Kolektif Etkiye Bir Örnek

Kolektif etkinin ne anlama geldiği, hayata geçmesinin ön koşulu ve aşamalarını somut bir örnek üzerinden de anlatalım. 2003 yılında ABD’nin Massachusettes eyaletine bağlı Somerville şehrinde yaşayan bireyler, çocuk obezitesini toplum temelli, katılımcı, çevreci bir yaklaşım geliştirerek önlemek amacıyla bir kolektif etki inisiyatifi organize ettiler; Shape Up Somerville (Forma Gir Somerville-FGS). Kolektif etki inisiyatifindeki temel destek kuruluşu Somerville Belediyesi’ydi. Belediye içindeki çekirdek bir ekip, aralarında şehirdeki okulların temsilcileri, park ve bahçeler müdürlüğü, yerel üniversite, yerel çiftçi ve üretici birlikleri gibi çok çeşitli kurumları barındıran 25 kurumdan oluşan paydaşlar arasındaki koordinasyonu sağlama görevini üstlendi.İnisiyatifin başlangıç sermayesi Tufts Üniversitesinden 1.5 milyon dolarlık bir hibe ile gelmişti. İnisiyatif, izleyecekleri üç ortak izleme-değerlendirme göstergesi üzerinde anlaştı: Bireylerin günlük sarf ettikleri kalori düzeylerindeki artış, vücut kitle endeksi skorları ve kilolarındaki düşüş.

Ortak amaç belirlendikten sonra bu amaç doğrultusunda kendi çalışmalarını nasıl değiştirebileceklerini ve çarpan etkisi yaratabilecek karşılıklı destekleyici faaliyetleri nasıl kurgulayabileceklerini araştırdılar. Mesela belediye, yürüyüş ve bisiklet patikalarının onarımını önceliklendirerek hareket alanlarını genişletmişti. Temel Destek Kuruluşu ve 25 paydaş, düzenli toplantılarla ilerlemelerini izledi, çıkan çatışmaları çözdü, kendi paydaşlarını da inisiyatif hakkında düzenli bilgilendirerek şeffaflık ve konunun gündemde kalmasını sağladı.İnisiyatif ilk iki yılında kayda değer başarı göstermeye başladı. 2005 sonunda yapılan bir etki değerlendirmesi, kilo ve vücut kite endeksi skorlarında ciddi iyileşme gösterdi. Belediye 17 parkı restore etti ve 4 yeni park açarak şehirdeki yeşil alanları büyüttü.

Sonuç olarak sosyal sorunları etkin bir şekilde çözmek istiyorsak işbirliği yaklaşımımızı dönüştürmek zorundayız. Bu da sosyal sorunlara bakışımıza, sorunun taraflarına bakışımıza, ilişki yürütme yaklaşımımıza bakışımıza farklı bir gözle ele almayı gerektiriyor.

Kolektif etki yaklaşımı istikrarsız dönüşüm çabalarını toparlamak, kaynaklarımızı daha etkin kullanmak ve iş birliklerimizin daha verimli, daha şeffaf, daha katılımcı ve sistematik kılmak için bir çerçeve öneriyor.

Bu yaklaşım üzerinde hep birlikte düşünmeyi, koşulları ve aşamalarıyla hayata geçirmeye çalışmayı önemli ve değerli buluyoruz.

Suat Kardaş - Zeynep Meydanoğlu

*Aşağıdaki linklerden konu ile ilgili daha detaylı bilgiye erişilebilir:

https://www.collectiveimpactforum.org/
https://ssir.org/articles/entry/bringing_soul_to_the_work_of_collective_impact
https://ssir.org/articles/entry/understanding_the_value_of_backbone_organizations_in_collective_impact_2
https://ssir.org/articles/entry/does_collective_impact_really_make_an_impact
https://ssir.org/articles/entry/building_many_stories_into_collective_impact
https://www.fsg.org/publications/collective-impact

** Bu yazı 9 Şubat 2020'de ERG Blog’da yayınlanmıştır.

--

--

Suat Kardas

#eğitim, #çocuk, #okul, #öğrenme, #siviltoplum, #sosyalinovasyontasarımı / suatkardas@gmail.com